Atanamamama Problemi ve Eğitim Sistemimiz Hakkında Birkaç Kelam

Eğitim sistemi uzun süre önce iflas etti. Program bug saçıyor. Yeni geliştirmeler de refactoring de durumu daha berbat bir hale getirmekten başka bir işe yaramıyor.
Sonuç: Programın yeniden yazılması lazım.



Atanamayan bir öğretmen daha intihar etmiş: Meral Çavdar. Allah rahmet eylesin, yakınlarına sabır versin.

Muhtemelen bu acı olay vesilesiyle TV ekranlarındaki “uzman”larca atanamayan öğretmen problemi bir süre tartışılıp sonra hayati konulara(survivor, futbol -ya da kavga-, siyaset -ya da kavga- vb.) dönülecek.

Eğitim sistemi uzun süre önce iflas etti. Program bug saçıyor. Yeni geliştirmeler de refactoring de durumu daha berbat bir hale getirmekten başka bir işe yaramıyor.

Sonuç: Programın yeniden yazılması lazım.

Eğitim sisteminin kötü olduğu konusunda bakan hariç hemen herkes hemfikir.

Geçenlerde öğrendiğim bir söz var. Merhum Nurettin Topçu’ya ait imiş ama günümüze de birebir uyuyor:

“Eğitim sistemimizin iki eksiği var. Bir: Eğitim. İki: Sistem’”

Eğitim sistemimiz bugüne kadar aslında müfredat yönüyle ve sınav sistemiyle çokça da tartışıldı, tartışılıyor. Ama hiçbir şey düzelmiyor. Bilakis kötüye gidiyor. Sınav sisteminde hiç bir şey değişmese sınavın ismi değişiyor.(bkz. LGS to OKS)

Ama nedense pek tartışılmayan -ya da benim denk gelemediğim- bir konu var: Üniversite sayısının kontrolsüz artışı. Üniversite sayısının artması elbette iyi bir şey. Ama bizdeki hızla artması hiç de iyi bir şey değil. Daha doğrusu kontenjanların bu kadar hızla artması sıkıntı.

Sayılarla ifade edecek olursak(Buradan da sisteme vuracak olursam; o kadar zavallı bir durumdaki -benim beceriksizliğim değilse- derli toplu bir çalışma bile bulamadım yıllık bazda üniversite, öğrenci ve öğretim üyesi sayılarının değişimi hakkında);

  • Üniversite sayısı 2006’ya kadar 77 iken şu anda 196.
  • 4 yıllık programlara yerleşen öğrenci sayısı 2007’de 108 bin civarı iken 2016’da 867 bin civarı. Yani 8 kat artmış vaziyette.

Peki öğretim üyesi sayısı ne kadar artmıştır sizce?

2006’da 82 bin iken 2016’da 156 bin olmuş. Darbe girişimi sonrası ihraçlarla ise 151 bine düşmüş durumda. Sonuç itibariyle 2 kat bile artmamış. Bu öğretim üyelerinin ne kadarının nitelikli olduğu ise apayrı bir tartışma konusu.

Buraya kadar “ne var bunda ne güzel herkes üniversite okuyor işte” diyebilirsiniz.

Peki bu kadar öğrenci mezun olduğunda kaçı okuduğu branşta iş bulabiliyor?

Örneğin intihar eden öğretmen Sosyal Bilimler Öğretmenliği mezunu. 2012’de atama bekleyen 21 bin öğretmen varken 2013’te 4 bin yeni mezun daha bu sayıya eklenmiş. Ve örneğin bu yıl 200–800 arasında bir atama kontenjanı bekleniyormuş. Yani bu bölüm, mevcut üniversite kontenjanıyla devamlı işsiz üretiyor. Dahası hemen hemen tüm branşlarda aynı durum geçerli.

Asıl korkunç sayıya gelelim: Bu yaz dönemindeki mezuniyetlerle birlikte atama bekleyen öğretmen sayısı 1 milyona ulaşacak.

Evet yanlış okumadınız. Yazıyla, büyük ve kalın harflerle tam BİR MİLYON İŞSİZ ÖĞRETMEN!

Peki kontenjanlar bu denli artarken bunu öngörmek çok mu zordu? İlla gözle görüp emin olmak mı gerekiyordu?

Ben 7–8 sene önce henüz üniversitede okurken bu konulardan dert yanıyordum. Ben süper zeki bir adam veya kahin değilim(öyle olsam bile bunu hesaplamak için bu yetenekleri kullanmaya ihtiyacım yok). Ama dört işlem yapabiliyorum.

Çözüm ne peki? (Elbette bu denli girift bir problemin bir kaç maddelik çözümü olmayacaktır.. ve elbette aşağıdaki öneriler benim tecrübe ve bilgi birikimimle düşünüp ulaştığım sonuçlar. Karar makamındaki kişiler benim kadar düşünse daha iyi çözümler bulurlar eminim)

Teknik -ve de teorik- olarak çok basit bir yöntemi var aslında: Her sene ilgili branştaki mevcut işsiz sayısını da hesaba katarak istihdam için bir ihtiyaç analizi yapmak ve üniversitelerde buna göre kontenjanları planlamak.

Peki o zaman ne olacak? Doğal olarak kontenjanlar düşecek. Biraz acı bir reçeteyle sorun çözülmese bile büyümesi durdurulacak.

Ama geri dönüşü zor olan büyük bir problemimiz daha var: Zihniyet.

Zihniyet Derken?

Bu problemin de bana göre iki bacağı var: Ailelere ve mezunlara bakan tarafı.

Eskiden beri anne-babalar çocuklarının doktor, mühendis, öğretmen vb. olmasını isterler. Üniversiteye yerleşmek kolaylaştıkça, bu beklentileri daha da arttı. Ama her çocuk elbette bunları olmak zorunda değil. Bunlar dışında binlerce ihtiyaç duyduğumuz meslek var:

Aşçı olabilir, berber olabilir, tekniker olabilir. Yeter ki seveceği bir işi olsun. Seveceği işte başarılı olup bir öğretmenden, bir mühendisten daha iyi de kazanabilir üstelik.

Dahası her çocuğun, fıtratı da yetenekleri de bunlara uygun değil. Örneğin ben bir mühendisim ama müzik konusunda -devamlı da dinlememe rağmen- zerre miskal yeteneğim yok.

Kemanı Farjad gibi ağlatacak birinin de varsın neşteri kullanmaya yeteneği olmasın. Ama siz de ona neşter değil arşe verin.

Biz hep duyuyoruz; gelişmiş ülkelerde iyi yapılan şey de yetenekleri doğru yerde istihdam etmekmiş zaten.

Zihniyet meselesini mezunlara bakan tarafı ise -iş verenlerin çok sevdiği ifadeyle- iş beğenmemeleri:

“Ben 4 yıl üniversite okudum, gidip esnafa kalfalık mı yapacağım?” meselesi. Bu cümleden de sezileceği üzere olayın en günahsız tarafı mezunlar. Kimse onlara “evladım mezun olunca 25 milyon 220 bin 45’inci işletme mezunu olacaksın. Oradan berbat ötesi bir planlama yapmışız gibi gözükebilir. Ama sonuçta üniversite mezunu olacaksın az şey mi? Ha askerlikte kısa dönem de cabası” demedi.

Ama birilerinin acı gerçeği onlara söylemesi lazım. Mezun oldukları bölümde iş bulma ihtimallerinin anlatılması lazım. (Gerçekten. Hem de sayılarla!) Psikolojik olarak hayata hazırlanmaları lazım. En azından bu kadarını hak ediyorlar.

Bu zihniyet probleminin ancak toplumsal rehabilitasyonla -tam çözülemese bile- azaltılabileceğini düşünüyorum. Burada iş gerçek uzman psikolog ve pedagoglara düşüyor. Onlardan önce de elbette bu uzmanlardan görüş alıp, uygulaması gereken yetkili organlara, devletlûlara.

Pek umutlu olmasam da umarım bu şerden de bir hayır doğar da bu konular derli toplu tartışılıp bir çözüm geliştirilebilir.

Zâtınıza çook iyi davranın.

Bu sayfa 920 kez görüntülendi

It's only fair to share...Share on LinkedInShare on FacebookShare on Google+Tweet about this on TwitterShare on Tumblr
Benzer Konular

Yorum Yap


Not - Bunları KullanabilirsinizHTML tags and attributes:
<a href="" title=""> <abbr title=""> <acronym title=""> <b> <blockquote cite=""> <cite> <code> <del datetime=""> <em> <i> <q cite=""> <s> <strike> <strong>